Çağdaş toplumlarda, insanları dinden uzaklaştırma çabaları önce ahlakı özel alana hapsetme uygulamaları ile başlamıştır.Toplumun seküleştirilmesi sürecinde yaşanan, ahlaki değerlerin, kuralların ve vicdani sorumlulukların toplumsal, siyasi ve hukuki alandan tamamen uzaklaştırılarak yalnızca bireyin kendi iç dünyasına, evine, inanç dünyasına hapsedilmesi neticesi kamusal-özel alan ayrımı tartışmalarıyla gündeme getirilen gariplikler hep bu arzu ve çabanın eseridir.
Ahlakın özel alana sıkıştırılması, politika, ekonomi, hukuk ve bilim gibi alanların ahlaktan tamamen arındırılması toplumda geriye sadece faydacılık, güç ilişkileri ve teknik kuralların kalmasına neden olmuştur ki; bu durum yolsuzluk, adaletsizlik ve sömürünün yaygınlaşmasının önünü açmıştır.
Bir bireyin özel hayatındaki ahlaki değerleri ile iş hayatındaki veya siyasi tercihlerindeki ahlaki değerlerinin birbirinden tamamen kopması bireysel ve toplumsal bunalımları beraberinde getirir. Toplumun ortak bir “iyi” ve “adalet” fikri etrafında birleşmesini zorlaştırır, toplumsal bağları zayıflatır. Kamusal alanda etik bir çölleşmeye ve vicdani sorumluluktan uzak bir mekanizmanın oluşmasına zemin hazırlar.
Ahlak özel alana hapsedilince; bireysel yaşamında “İyi insan ol”ama kamusal alana gelince devlet, siyaset, ticaret, memuriyet, ihale, parti, cemaat ve akrabalık için başka kurallar geçerli dayatması oluşmuştur. Oysa Kur’an’ın ahlâkı tüm alanları içine almaktadır. Bir devlet görevlisi kamu malını korumuyorsa bu yalnızca “idari bir hata” değil ahlâkî bir kusurdur. Bir makam liyakat yerine yakınlara dağıtılıyorsa bu sadece “siyasi bir tercih” değil, ahlakın temel ilkelerini çiğnemektir. Bir tüccar ölçüyü eksiltiyorsa bu sadece ticari bir ayrıntı değildir. Zira, kamu ahlâkı ile bireysel ahlakın birbirinden ayrı olması mümkün değildir. Üstelik kamuda gösterilecek ahlaklılıkta milyonlarca insanı etkileyen görevlerin sorumluluğu çok daha ağırdır.
İbadetlerin amacı insanı dönüştürmektir. Araç ile amacı karıştırırsanız araç amacın yerine geçer. Namaz insanı kötülükten alıkoyacaksa ahlâkî bir sonucu olmalıdır. Oruç; irade, sabır ve dayanışma kazandırmalıdır. Zekât infak ve sadaka; toplumsal dayanışmayı güçlendirmelidir. Yoksa ibadetler yalnızca bir “puan toplama sistemi” ne döner. Bu durumda; “namazı kaç rekât kıldım, kaç gün oruç tuttum?” sorgulaması gündemimizi kaplar. O zaman “Bugün kimi ezdim, kimin hakkını yedim, kim bana güvenip zarar gördü?” sorgulamasına ihtiyaç duymaz hale geliriz ki orada dindarlığımızın ahlâkî denetimi ortadan kalkar.
Dindarlığın gerçek testi güç eline geçtiği zaman ortaya çıkar. İnsan fakirken adaletli olabilir; çünkü elinde güç yoktur. Kur’an’ın ahlakı; makam, para, ihale veya devlet imkânı geldiğinde doğru yapabilmekte, kendisinden olmayan birine karşı da insan gibi davranabilmekte ortaya çıkar. Çünkü ahlâk, güçsüzken iyi olmak değil, güçlüyken de hakkaniyeti koruyabilmektir.
Bir insan sürekli Allah’tan korktuğunu söyleyebilir. Ama bu korku davranışlarına yansımıyorsa söz yeterli değildir. Kur’an’ın takva anlayışı yalnızca korku değil, insanın kendisini sorumluluk içinde tutması, hakkı gözetmesi, zulümden kaçınması ve çıkarıyla hak arasında kaldığında hakkı seçmesidir. Bu yüzden takvayı yalnızca kıyafetten, sakaldan, tespihten, camiden veya ritüelden okuyamayız. Takvayı davranışta aramak zorundayız.
Geleneksel din anlayışı çoğu zaman vicdanı dönüştürmek yerine davranışları sınıflandırmayı seçtiğinden ahlak üretmiyor. Şunu yaptın; sevap. Bunu yaptın; günah. Şunu giydin; uygun. Bunu yaptın; haram. Şu mezheptensin; doğru. Şu cemaattesin; bizdensin ölçütünden hareket ediyor. O zaman bu yaptıklarımda; “Ben adil miyim?Emanete sadık mıyım? Dürüst müyüm? Hakkı kendime karşı bile savunabiliyor muyum? Güçlünün karşısında da zayıfın yanında da aynı ölçüyü kullanıyor muyum? Gibi temel ahlâkî sorular gündemden kalkıyor.
Dindarlık tarifimiz doğru olmazsa dindarlık anlayışımız sakat hale gelir. Dindar görünmek kolay ancak ahlâklı olmak zordur. Görünüş başkasının gözüne karşıdır; ahlâk ise kimse görmezken ne yaptığımızdır. Ahlaklılık; Kimse görmüyorken emanete dokunmamak, yalan söylememek, kendi adamına haksız avantaj sağlamamak, kamu malını korumak, her şartta doğruyu söylemektir.
Önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Kur’an benden nasıl bir insan olmamı istiyor? Çünkü Kur’an’ın amacı yalnızca ne yapacağımızı söylemek değil, nasıl bir insan olmamız gerektiğini belirlemektir. Kur’an’ın istediği insan sadece secde eden değil, adalet eden insandır. Sadece oruç tutan değil, nefsine sınır koyabilen insandır. Sadece zekât veren değil, malı kendisine ait mutlak bir mülk olarak görmeyen insandır. Sadece Kur’an okuyan değil, Kur’an’ın ölçüsünü hayatına taşıyan insandır.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey, dindarlığı artırmaktan önce onun ahlâkî içeriğini yeniden keşfetmektir. Çünkü mesele kaç kişinin camiye gittiği değil, camiye giden insanın hayata çıktığında nasıl davrandığıdır. Mesele kaç kişinin Kur’an okuduğu değil, Kur’an okuyan insanın adalet karşısında ne yaptığıdır. Mesele insanların ne kadar dindar göründüğü değil, kimse görmezken ne yaptığıdır.
Biz ahlâkı dindarlığın merkezinden çıkardık ve ritüeli merkeze koyduk. Şimdi yapılması gereken dini kendi kaynağındaki ahlâkî omurgasına yeniden döndürmektir. Kur’an’ın ifadesiyle: “Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl 90) Bütün meseleyi bu tek cümlede toplamak mümkündür. Dinin amacı iyi görünen insanlar değil, iyi insanlar üretmektir. İyi insanın ilk göstergesi de görüntüsü değil, Ahlâkıdır.


Bahaddin Gazi Yurdu’nda Turnuva Heyecanı Yaşandı
Bahaddin Gazi Yurdu’nda Turnuva Heyecanı Yaşandı
MUSTAFA ÇELENLİ YAZDI “DİNİN RİTÜELLERİ AHLÂKÎ DÖNÜŞÜMÜ AMAÇLAR-1 ”
Safranbolu’da İzmarit Denetimleri Aralıksız Sürüyor
Safranbolu’nun Eşsiz Değerleri İstanbul’da Uluslararası Turizm Profesyonellerine Tanıtıldı
Eyüpsultan’ın Yeni Müftüsü Eflani’den
81 KBÜ’de Buluştu
Okul ve Çevrelerinde Güvenlik Tedbirleri Değerlendirildi
