Bütün dinlerde ve inanışlarda hür kadınların kamusal alanda örtünmesi toplumsal statünün korunması açısından esas alınmış, saygın aile kadınlarının yabancı bakışlardan sakınması onların hür kadın olmasının işareti sayılmıştır. Çıplaklık, teşhir, pornografi, fuhuş vs. “Sosyal yapıyı ve psikolojiyi bozan ahlaksızlıklar” olarak belirtilmiş bu durum ilahi kitaplarda ahir aman alameti olarak bildirilmiştir. Giyim, bedeni örten, onu koruyan ve kişisel estetiği yansıtan bir sınır kabul edilmiş, çıplaklık ise giyinmenin yok edilmesi amacına yönelik bir başkaldırı olarak belirtilmiştir.
Dünyanın hiçbir uygar toplumunda, kamu düzenini ve toplumsal ahlakı hiçe sayan sınırsız çıplaklık ve cinsel organların veya hatların kamusal alanda sergilenmesi meşru bir hak veya özgürlük olarak kabul edilmemiştir. Kamusal alan; giyinik bedenlerin varlığı üzerine inşa edilmiş bir ortak yaşam alanıdır!
Teşhircilik (egzibisyonizm), cinsel organların veya mahrem vücut bölgelerinin başkalarına cinsel haz almak amacıyla, rıza dışı gösterilmesidir. Psikiyatride bu dürtü kontrol bozukluğu olarak kabul edilir. Psikolojide ise cinsel bir sapma (parafili) olarak değerlendirilir. Teşhirci birey, hedef kişilerin şaşkınlık, şok veya korku tepkisinden cinsel doyum sağlar. Genellikle karşısındaki kişiye fiziksel bir zarar verme amacı gütmezler ancak bu husus kurban için oldukça taciz ve tehdit edici bir durumdur.
Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında teşhircilik, (TCK 225 – Hayasızca Hareketler) toplumun genel ahlak ve edep kurallarını ihlal ettiği için suç sayılır. Kamusal alana böyle bir müdahale sosyal yapıya diğer bireylerin rızası dışında yapılan görsel bir tecavüz eylemidir ve psikolojik bir baskı ve saldırıdır. Dolayısıyla bu tercih, basit bir açık-kapalı giyinme tercihi değil, bilinçli bir soyunma ve çıplaklaşma tercihidir. İnsan hakkının çiğnenmesi noktasından değerlendirildiğinde kanunlara aykırı bir davranış biçimidir ve suçtur. Toplumsal yapının bozulmaması için bu duruma müdahale edilmesi gereklidir.
Günümüz toplumlarında açıklığın çıplaklığa dönüşmesi toplumsal yaşamın temel kurallarını tehdit eder boyuta ulaşmıştır. Çıplaklık uygunsuz ilişkilere davetiye çıkarmakta, edep ve haya değerlerini yok etmektedir. Çağdaş yaşam robotlaştırdığı insanlara çıplaklığı bir giyim biçimi olmaktan öte yeni bir hayat tarzı olarak empoze etmektedir.
Giyim şekli sadece bireysel tercihin ötesinde anlamlar içeriyor. Çıplaklığın ambalaj sunumunda kişinin gezineceği kültürel kulvarları, konumlanacağı siyasi mecraları, koşturacağı ideolojik takıntıları hep başkaları belirliyor. Mesele sadece eteklerin kısalması, göbeklerin teşhir edilmesi, bedensel görünürlüğün öne çıkması değil, değerlerin dumura uğraması ve başka dünyaların insanı olmayı arzulama meselesidir. Çıplaklık yalnızca tenin açığa çıkması değil, fıtrata karşı başlatılan bir savaşın kalkış noktasıdır. Çıplaklık kültürünün arka planına indiğimizde; parçalanan benliği, dağılan bilinci, çürüyen ruhu görebiliriz. Bunu, anlam boşalması, kimlik krizi, ahlak erozyonu takip edecektir.
Çıplaklık haram yaşamlara Allah’ın verdiği bir cezadır. Şeytanın tuzağı, Hz. Adem ile Havva’yı cennetten kovduran, yasaklanan meyvenin bulunduğu o ağaç allanıp pullanıp günümüz insanına da sunulmaktadır. Allah’ın haram kıldığı faiz o ağaçtır, rüşvet o ağaçtır, besmelesiz yaşamlar o ağaçtır, alışverişte hile yapmak o ağaçtır, memuriyette hakkıyla çalışmamak o ağaçtır, adaletten uzaklaşmak, menfaate yamulmak, itikattaki bozukluklar hepsi o ağaçtır.
Çıplaklık, yaşamın yularını şeytanın eline vermek demektir. Şeytan, kadın ve erkek arasında gayrimeşru birliktelikleri teşvik etmek için çıplaklığı bir silah olarak kullanmaktır. Kur’an bunu bizlere bir uyarı olarak haber veriyor: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın.” (A‘râf, 27)
Bugün maalesef giyim üzerinden gelen sakınmazlık, ahlaki düşüklük içerikli yeni bir yaşam modeli oluşmuştur. Kimi gençler mahremiyeti aşılması gereken bir tabu olarak görüyorlar. Dün ayıplanan pozisyonlar bugün alkışlanıyor. Toplumdan da bu duruma alışması bekleniyor. Nitekim toplumsal zeminimize baktığımızda yavaş yavaş halkın önce alıştığına, sonra içselleştirdiğine ve günün sonunda bu çürümenin savunucusu olduğuna üzülerek şahitlik ediyoruz.
Çıplaklık sadece bir kadın sorunu değildir. Bu bir inanç sorunu, bir ahlak sorunu, bir insanlık meselesidir. Ahlaka, fıtrata yönelik sessiz bir darbedir. İnsan onurunu hedef alan bir suikast, belki de uzun vadede toplumsal intiharın işaret fişeğidir. İşin garibi, tüm bu çarpıklık ve kirlilikler “özgürlük”ler üzerinden pazarlanıyor. Her türlü ölçüsüzlük, örtüsüzlük ve yüzsüzlük özgürlük ambalajı ile gençlerin beğenisine sunuluyor. “Benim bedenim, benim kararım” iddiası her türlü savrulmanın sebebi oluyor. Kifayetsiz kıyafetleri ile olgunlaşamayanlar, kendilerini bilinçsizce başkalarının beğenisine sunuyorlar.
Kıyafet artık kimliğe, kişiliğe, ahlaka, erdeme çağrışım yapmıyor, bedeni örtmekten ziyade kendini izlenilir hale getirmenin aksesuarına dönüştü Çıplaklığın hâkim olduğu bir yerde kimliklerin hiçbir hükmü kalmıyor.
Çıplaklığın ilk kurbanı utanma duygusu oldu. Haya hayattan çekilince perişan hayatlar toplum gündeminde yaygınlaşmaya başladı. Ayartılan nesiller şimdi hazların ve arzuların esiri. İşin en kötüsü ve tehlikelisi de bu duruma toplumun tepkisizliği. Bu da teşhircileri cesaretlendiriyor. Cesur (!) kızlar çıplaklıkta sınır tanımıyor. Sokaklar et panayırın döndü. İlgiler köreliyor, duyarlılıklar dumura uğruyor, fıtratlar bozuluyor, erkekler erkekliğini, kadınlar kadınlığını koruyamıyor, ahlaksızlık kanıksanıyor, namussuzluk normalleşiyor. Toplumun iffet duvarı çöktükçe, medeniyetimizin çatısından çatırdama sesleri geliyor.
Bu durum tabir caiz ise tam bir modern ilkelliktir. Çıplaklığı çağdaşlaşmanın gereği gören bu anlayışa toplum olarak dur demek ve ilkeli duruşumuzu ortaya koymak zorundayız. Devlet de sivil toplum kuruluşları da anne babalar da bu sorunla sorumlu olan herkes de üzerine düşen görevi yapmalı, tedbirini almalı, tepkisini göstermelidir. Bugün “bana ne”dersek ilerleyen zamanda dizimizi dövmek zorunda kalırız, tabi o zamana kadar dövecek dizimiz kalırsa!


10 Eylül 1939, Karabük’te KARDEMİR Tesislerinde İlk Türk Demirinin Döküldüğü Gün
10 Eylül 1939, Karabük’te KARDEMİR Tesislerinde İlk Türk Demirinin Döküldüğü Gün
Karabük’te Alışılmadık Görüntüler Endişe Yarattı
ANALİG Türkiye Finallerinde Dereceye Giren Sporculardan Coşkun Güven’e Ziyaret
Karabük Belediyesi Altyapı Çalışmaları Sürüyor
Karabük Lojistik Merkezi İstişare Toplantısı Gerçekleştirildi
Şehit Polis Memurumuz Ercan Hırçın’ı Dualarla Andık
MUSTAFA ÇELRNLİ YAZDI “GEÇMİŞTEN ADAM HİSSE KAPARRMIŞ… NE MASAL ŞEY!”
